Create site free
XX. yy. Başlarında Osmanlı Devleti - Tarihimiz - Türkiyem - Forum - Turkiye arkadaslar icin

Rusya, Ukrayna, Kazakistan, Gürcistan ve diğer eski soviet ulkeler hakkinda hersey!
[ Yeni Mesajlar · Üyeler · Forum Kuralları · Arama · RSS ]
Page 1 of 11
Forum » Türkiyem » Tarihimiz » XX. yy. Başlarında Osmanlı Devleti (XX. yy. Başlarında Osmanlı Devleti)
XX. yy. Başlarında Osmanlı Devleti
arktomДата: Cumartesi, 07.11.2009, 19:26 | Сообщение # 1
Onbaşı
Группа: Administrators
Сообщений: 29
Репутация: 0
Статус: Çevrimdışı
MERKEZİYETÇİLİK ADEM-İ MERKEZİYETÇİLİK TARTIŞMALARI

Türk düşünce geleneğinin günümüze kadar süregelen önemli tartışma konularından biri de XX. Yüzyılın başlarında ve özellikle İkinci Meşrutiyet Dönemi’nde ortaya çıkan, yönetim anlayışına ilişkin farklı düşünce anlayışları yansıtan merkeziyetçilik – adem-i merkeziyetçilik bölümlenmesidir. Yönetim yapısında başlayan bozulma tartışmanın ana nedenidir. XVII. Yüzyıldan itibaren Osmanlılarda toprağın, devletin denetiminden çıkarak fiilen beylerin yerli güçlü ailelerin denetimine geçmesi merkezin konumunun sorgulanmasına yol açmıştır. XVIII. Yüzyılın bitiminde Doğu Anadolu’nun yanı sıra batıda da derebeyleşme eğilimleri artmıştı. Bu süreç beraberinde çözüm arayışlarını ve bir takım önlemlerin alınması zorunluluğunu da getirmekteydi. Tanzimat’la başlayan merkezileştirme girişimleri çerçevesinde başlayan bu tartışma İkinci Meşrutiyet öncesinde en yüksek noktasına ulaşmıştır.
Bu süreçte, konumuz açısından ortaya çıkan iki noktayı açmakta yarar vardır. Bunlardan birincisi, bu dönemin hem Avrupa hem de Osmanlının kendi dinamikleri açısından bir merkeziyet çağı olmasına rağmen uygulamada ortaya konan ve bir zorunluluğu içeren adem-i merkeziyet anlayışıdır. Diğeri ise, resmi Batılılaşma sürecine dönüşen Tanzimat ve sonrasında ortaya çıkan tepkiler ve bu tepkilerin Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan bir çizgi oluşturur nitelikteki pozisyonu ile ilgilidir. Bu anlayışların özellikle siyasal-yönetsel sistem içindeki ağırlıklı konumu bağlamında Tanzimat’tan Cumhuriyete ve günümüze kadar oluşan yerel yönetim ve merkeziyetçi-adem-i merkeziyetçi anlayışlar ile yapılanmalar üzerindeki etkisi yadsınamaz.

Klasik Osmanlı yönetiminin zayıflaması ve çöküşünün her alanda iyice belirgin hale gelmesi ve reform gereksinimini tartışmasız öncelikli sorun niteliğini kazanmasıyla birlikte, XIX. yüzyıl, Osmanlı toplumu için tam bir dönüşüm ve reform çağı olarak tarihte yerini almıştır. Bu dönemde özellikle yönetim alanında atılan adımlar Osmanlı kamu yönetiminin modern anlamda kurumlaşmasını beraberinde getirmiştir. Bu anlamda adem-i merkeziyetçiliğin temel kurumları olan yerel yönetimlerin ayrı ve önemli bir yeri vardır. III. Selimden sonra iktidarı devralan II. Mahmut’un diğer bir çok önemli konularda olduğu gibi yerel yönetimin meydana getirilmesi sürecinin de başlatıcısı olduğu söylenebilir.
Halil İnalcık Tanzimat Dönemi’ndeki yerel meclisleri ve iltizam sistemi ile ilgili gelişmeleri ise, Sened-i İttifak-Gülhane Hattı ikiliği çerçevesinde ele almaktadır. Ona göre, siyasal tarih bakımından Sened-i İttifak, büyük ayanın devlet iktidarını denitim altına alma girişimini anlatmaktadır. Gülhane Hattı ise ona karşı Padişahın mutlak otoritesini savunarak merkeziyetçi devlet idaresinin, başka deyimle bürokrasinin işlere mutlak bir şekilde el koymasını ifade etmektedir.
Merkeziyetçilik ve bürokratikleşme, Tanzimat’ın yönetim anlayışının temel özelliğini meydana getirir. Bu nitelikler uygulamada büyük sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. XIX. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunda merkeziyetçi devlet felsefesi ve eğiliminin egemenliği açıkça görülebilmektedir Sayılan nitelikleriyle Tanzimat döneminin değişim sürecindeki en önemli aracı bürokrasi olmuştur.
Tanzimat’la belirginleşen Osmanlı modernleşme süreci, tepkileri ve destekleri içeren birçok fikir akımı ve hareketin doğması gerçeğini de beraberinde getirmiştir. Merkeziyetçi bir nitelikte yürütülen resmî batılılaşma politikası ya da modernleşme hareketini başlatan Tanzimat sürecine, ülkenin tüm siyasal, kültürel ve bilimsel etkinlik, hak ve özgürlüklerini hem kullanan, hem de temsil eden başkentte önemli bazı tepkiler gelmiştir. Bu tepkileri, Tanzimat’tan Cumhuriyete uzanan niteliğiyle, merkeziyetçilik ve adem-i merkeziyetçilik ilişkileri açısından ele almak gerekir. Çünkü bu iki çizgi, Türkiye Cumhuriyetinin, özelde merkeziyetçi ya da adem-i merkeziyetçi niteliği, genelde ise siyasal-yönetsel yapısının oluşmasında doğrudan etkili olan bir sürekliliği içermektedir.
Tanzimat’la birlikte Osmanlı başkentinde öncelikle iki tepki ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlisi Yeni Osmanlılar hareketidir. Yeni Osmanlılar hem Batıyı, hem de Osmanlı merkeziyetçiliğine bağımlılıklarını sürdürdüler.
Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan iki temel çizginin asıl olarak billurlaşmasını sağlayan ise, Jön Türkler ve sonrasında İttihat Terakki olarak somutlaşan harekettir. Bu birikimli etkileşim süreci Jön Türkler içinde daha da net çizgilere ayrılacak ve nihayetinde 1902 Jön Türk kongresinde iyice billurlaşacaktır. “Kongrede azınlıklarca desteklenen Sabahattin ve Lütfullah Beylerin özgürlükçü bir devrim için Batılı ülkelerin Osmanlı devletine karışmasını savunmaları cemiyeti ikiye böldü. Prens Sabahattin yandaşları Osmanlı Hürriyet Perveran Cemiyeti adında yeni bir örgüt oluşturdular. Ahmet Rıza ve yandaşları ise İttihat ve Terakki Cemiyetini oluşturarak Şura’yı Ümmet adlı bir gazete çıkardılar. Prens Sabahattin kanadı bölgesel özerklik, yerinden yönetim, bireysel girişim ve kişisel özgürlükleri savunurken; ittihatçı kanat merkeziyetçi, Türkçü, seçkinci ve otoriter bir anlayışa sahiptiler ve Alman Friedrich List’in millî iktisat düşüncesini savunmaktaydılar. Oysa Sabahattin kanadı İngiliz iktisadî görüşü olan serbest (liberal) ticaret anlayışına sahiptir.
Her iki kanatta meşrutiyetçi ve laik eğilimlere sahiptirler. İslam birliği düşüncesini reel politik açısından uygun bulmazken, bir sosyal gerçeklik olarak İslamiyet’in varlığını onaylamaktadırlar. O nedenle birinci planda imparatorluk güçlendirilmeli ve halkı bilgisizlik ve yoksunluğa sürükleyen baskıcı yönetim orkadan kaldırılmalıydı.
Prens Sabahattin’in eleştirileri ve programı daha kuramsal ve derinlikli çözümlemelere dayanırken, ittihatçı kanadın eleştirileri tepkisel ve sistemin özünden ziyade Abdulhamit ve kadrolarını tasfiyeye yönelikti. Her iki kanatta ulusal bir burjuvazi yaratılması hususunda hemfikirdiler. İngilizler de uzun vadeli bir politika olarak bu fikri desteklemektedir. Sömürülerini ülkedeki siyasal iktidara dayandırmaya çalışan Almanlara karşı İngilizler ulusal bir burjuvaziye dayandırılacak bir sömürü yönetiminin daha akılcı ve verimli olacağı inancındaydılar.
İşte bu niteliklerde ortaya çıkan bu iki kanadın farklı görünümlerdeki uzantıları yeni Cumhuriyetin yapılanması ve oluşumunu da belirlemiştir. Ancak burada bir noktanın altını çizmek gerekir. Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan bu iki temel çizgi, İttihat ve Terakkinin öne çıkması ve Cumhuriyete geçişle birlikte daha belirgin hale gelecek diğer bir deyişle yakın tonlarını da içerir duruma gelecektir. Ekonomik ve siyasal yönü ağırlıklı bu belirginleşmeyi Emre Kongar, devletçi-seçkinci ve gelenekçi-liberal kavramlaştırması ile daha geniş bir bakıç açısı ile değerlendirmiştir.
Prens Sabahattin, Teşebbüsü Şahsi- Adem-i Merkeziyet Düşüncesi ve Liberal Gelenek: İttihat ve Terakki ile ilgili bilgiler sunulurken belirtildiği üzere, hem devletçi-seçkinci hem de gelenekçi-liberal cephe, ağırlıklı olarak Yeni Osmanlılar, Jön Türkler çizgisinde ortaya çıkan hareketler içinden gelmişlerdir. Meşrutiyetçi ve laik eğilimler açısından ortak paydayı paylaşan bu iki grubun farklı unsurları da içerir hale gelmesi asıl olarak Cumhuriyetle birlikte ağırlık kazanmıştır.
Bu iki gruptan liberal cephe ile adı özdeşleşen Prens Sabahattin’in Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin 1906 yılında yayınlanan programı özetle şöyleydi: Siyasal düzeltim yapılarak yerinden yönetim sağlanacaktır. Vilayet meclisi üyeleri halk tarafından seçilecektir. Merkezde halk tarafından seçilecek bir meclis oluşturulacaktır. Osmanlı halkının hak eşitliği sağlanacaktır. Yerel yöneticiler halkın nüfus dağılımına uygun olarak, farklı etnik ve dinî oranlara göre seçilecektir.
Bu bağlamda etkinliklerde bulunan Prens Sabahattin’in düşünceleri, bir özgürlük kuramı niteliğindeydi. O, devletten bağımsız olarak kişilerin kendi kişisel yeteneklerini kullanabilmeleri anlamında teşebbüs-i şahsilik düşüncesini ve devlet yönetiminde adem-i merkeziyet talep eden liberal düşünceler savunmaktaydı.
Ana hatlarıyla bu düşünceleri savunan Sabahattin, bu farklı nitelikleri ile Tanzimat’tan Cumhuriyete uzanan devletçi-seçkinci gruptan ayırmış ve liberal bir geleneğin başlatıcısı olarak anılmasını sağlamıştır.
Yönetimle ilgili bu düşüncelerinin yanında Sabahattin, ekonomik, sosyal, siyasal ve yönetsel olmak üzere her alanda bireyci kişilik özelliklerini taşıyan bireylerin yetiştirilmesini savunmaktadır. Son çözümlemede Osmanlı toplumunun kurtuluşunu da buna bağlamaktadır.
1908 İhtilali ile başa geçen İttihat ve Terakki ile egemen güç haline gelen devletçi-seçkinci kanat ise Batılılaşma yolundaki devrimleri gerçekleştirmek için, toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasal yaşamın her düzeyinde devletin işe karışması gereğine inanıyorlardı. Bu cepheyi oluşturanların devletçiliği Osmanlı toplumunda, toplumsal-ekonomik ve siyasal değişmeye önderlik edebilecek güçlü toplumsal sınıfların yokluğuna bağlıydı.
Sonuç olarak Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kalan miras, ekonomiden sosyal alana ve kültürden yönetime geniş bir yelpazeyi içermektedir. Tanzimat’la birlikte bürokratlar, siyaset sahnesinde hakim bir unsur olarak ortaya çıkmıştır. Kalemiye’ye mensup, az çok Avrupa görmüş ve kısmen yabancı dil bilen bürokratlar, devlet yönetiminde ulemanın önüne geçmiştir; otorite, saraydan Bab-ı Ali’ye aktarılmıştır. I. Meşrutiyet’te II. Abdülhamit’in kişisel özellikleri sebebiyle, saray yönetsel otoriteyi tekrar ele geçirdi. İttihat ve Terakki ile birlikte ordu siyaset sahnesine etkili olarak katılmıştır. Bu üçüncü dönemde otorite ne Babıali bürokratlarının ne de hükümdarındı. Siyasal bir cemiyet olan İttihat ve Terakki, Saray ve bürokrasi üzerinde güçlü bir otorite kumuştu. Kurtuluş Savaşı’nın yönetici kadroları, büyük ölçüde İttihat ve Terakki içinde yetişmiş veya en azından o gelenekten etkilenmiş kişilerdi.
İttihat ve Terakki’nin lider kadrosundaki iki farklı çizgi, günümüzdeki yönetim anlayışını da etkilemeye devam etmektedir. Bu cemiyetin liderlerinden Ahmet Rıza merkeziyetçi, devletçi ve otoriter bir yönetimden yanaydı. Karşıt grubun temsilcisi olan Prens Sabahattin ise, adem-i merkeziyet ve teşebbüs-i şahsî ilkesine dayalı bir yönetimi savunuyordu. İttihat ve Terakki içinde Ahmet Rıza’nın yönetim anlayışını benimseyen kadro egemen olduğu için, merkeziyetçi seçkinci ve otoriter eğilimler, devletin resmî politikası haline geldi ve kamu bürokrasisi bu çerçevede şekillenmiştir.

 
arktomДата: Cumartesi, 07.11.2009, 19:27 | Сообщение # 2
Onbaşı
Группа: Administrators
Сообщений: 29
Репутация: 0
Статус: Çevrimdışı
Balkan Savaşları (1912-1913)

Bu iç çekişmeler İmparatorluğun dış siyasetini de etkilemişti. Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğü ve dağılma olasılığı Balkanlı Devletlerini harekete geçirmişti. Balkan Yarımadasında sadece Arnavutluk ve Makedonya Osmanlı Devletinin egemenliğinde idi. Ama Balkan Devletlerinin hepsi gözünü bu güzel toprak parçasına dikmişti. 8 Ekim 1912’de Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ birleşerek, Trablusgarp Savaşı’yla meşgul Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açtılar. Osmanlı Devleti, Rumeli’de bir tehlike görmediğinden buradaki askerlerin bir bölümünü terhis etmiş, güçlerini Doğu ve Batı Ordusu diye iki gruba ayırmıştı. Osmanlı birlikleri Bulgar, Yunan ve Sırp taarruzları karşısında ağır kayıplar verdi. Yanya, İşkodra dışında Batı Trakya boşaltıldı. 29 Ekim 1912’de Osmanlı Kuvvetleri bazı bölgelerde başarılı oldularsa da, Çatalca önlerine kadar çekildiler. 8 Kasım 1912’de Yunanlılar Selanik’i işgal etti. 17 Kasım 1912’de Bulgarların İstanbul’u almak için taarruzları geri püskürtüldü. 28 Kasım 1912’de savaşı fırsat bilen Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti. Balkan devletleri elde ettikleri başarılardan sonra birbirlerine düşmekteyken, büyük devletlerin araya girmesiyle 17 Aralık 1912’de Londra Barış Konferansı toplandı. Çıkar çatışmaları konferansın uzamasına sebep oldu. 26 Mart 1912’de Edirne, Bulgarların eline geçti. 6 Martta Yanya, 23 Nisan’da İşkodra düştü. 1.Balkan Savaşı, 30 Mayıs 1913’te imzalanan Londra Antlaşmasıyla sona erdi.

Antlaşmaya göre; Trakya’da Osmanlı-Bulgar sınırı Midye-Enez hattı oldu. Trakya, Edirne Bulgaristan’a, Güney Makedonya, Selanik ve Girit Yunanistan’a, Kuzey ve Orta Makedonya Sırbistan’a, Silistre Romanya’ya verildi. Arnavutluk’un bağımsızlığı kabul edildi.
1. Balkan Savaşı’nda istediği toprakları alamadığına inanan Bulgaristan, 29 Haziran 1913’te Yunanistan ve Sırbistan’a saldırdı. Böylece II. Balkan Savaşı başladı. Bulgar güçleri Yunanistan, Romanya ve Sırbistan askerleri karşısında yenildi. Osmanlı Devleti de bu fırsatı değerlendirdi. Mustafa Kemal’in kurmay başkanı olduğu Bolayır Kolordusu, Bulgaristan’a taarruz ederek 15 Temmuz 1913’te Keşan’ı, 17 Temmuz’da Enez ve İpsala’yı, 18 Temmuz’da Uzunköprü’yü, 21 Temmuz günü de, Karaağaç ve Dimetoka’yı alarak Edirne’ye girdi. Bulgaristan barış istedi. 29 Eylül 1913’te İstanbul Antlaşması imzalandı. Edirne Osmanlı Devleti’ne geri verildi. Dimetoka Osmanlılarda kalmak üzere Meriç nehri Türk-Bulgar sınırı oldu.
Balkan Savaşları imparatorluğun dağılmasını daha da hızlandırmıştır. 1914’e gelindiğinde İmparatorluk bir hayli küçülmüştü. Ülkenin 3 Milyon kilometrekarelik bir alanın 1.100.000 kilometrekaresi ve 24 milyonluk nüfusun 5 milyonu artık yoktu. Kendi başlarına yeterince büyük olan bu kayıplar Rumeli’yi de içine aldığında daha da önemliydi. 1906/7 sayımında Osmanlı nüfusu 20.884.630 kişi iken 1914 sayımında bu nüfus 18.52.016’ya düşmüştü.
Balkan Savaşları’nın İttihat ve Terakki’nin politikaları üzerinde de etkisi büyük olmuştur. Çünkü 1914’te başlayan dünyanın ilk büyük savaşına Osmanlı Devleti İttihat ve Terakki’nin iktidarı kesin olarak elinde tuttuğu ve tek partili bir yönetim kurduğu bir dönemde katılmıştır. Meşrutiyet’in ilanıyla başlayan dönem içinde İmparatorluğa çok uluslu niteliğini kazandıran Rumeli topraklarının yitirilmesinin Jön Türklerin ideolojisi üzerindeki etkisi ağırlık merkezinin Anadolu’ya ve Orta Doğu’daki Osmanlı topraklarına kayması olmuştur. Bu ise Türkçülük ve İslamcılık
düşüncelerinin daha çok ön plana çıkarılması anlamına geliyordu.

 
arktomДата: Cumartesi, 07.11.2009, 19:28 | Сообщение # 3
Onbaşı
Группа: Administrators
Сообщений: 29
Репутация: 0
Статус: Çevrimdışı
Halaskar zabitan olayı ve ittihatçıların iktidardan uzaklaştırılması

Darbenin ilk evresi Arnavutluk’ta 6 Mayıs 1912’de başlayan ayaklanmaydı. Mart 1911’de Katolik Malisörlerin, yani Hıristiyan Arnavutların isyanı özerklik sayılabilecek ödünlerle yatıştırılmıştı. Bu kez Müslüman Arnavutlar da Hıristiyanlarla aynı haklara sahip olmak istiyorlardı. Muhalefette oldukları için tekrar seçilemeyen eski Arnavut mebuslarının da isyanı destekledikleri anlaşılıyordu. Ayaklanmaya bölgede bulunan Arnavut asıllı subaylar da katılmıştı. Böylece isyan orduya da bulaşmış oluyordu.
Meşrutiyetle birlikte adı Cemiyet ile yanyana anılan ordunun siyasal gelişmelerde çoğunlukla İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden yana ağırlığını koyması muhalifleri zaten hep rahatsız etmişti. Artık şimdi ordu içinde de, İttihatçı subayların ayrıcalıklı konumlarına karşı olan ve ordunun siyasetten ayrılmasını isteyen subaylar bulunuyordu. Başkentte bazı subayların kurdukları gizli bir örgüt olan “Halâskâr Zabitân” grubu İttihatçı hükümete ve Meclis’e karşı harekete geçmişti. Hareketi doğal olarak İtilâfçılar da destekliyordu. Grubun amacı İttihat ve Terakki’yi iktidardan uzaklaştırmaktı. Ayrıca seçim yolsuzluklarının araştırılmasını ve kanıtlanırsa Meclis-i Mebusan’ın dağıtılmasını istiyorlardı. Hükümet ise Arnavutluk isyanı ve darbecilerin eylemleri karşısında çözülmeye başlamıştı. 9 Temmuz 1912’de İttihatçıların uzun süredir anlaşamadıkları ve muhalefetin de çok yakındığı Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa istifa etmiş, bunu Maliye Nâzırı Nail Bey’in görevinden ayrılması izlemişti. Hükümet ve Meclis isyancı Arnavutların ve subayların tehdit yazıları karşısında bocalamaktaydı. Gelişmelerin sorumluluğunu almak istemeyen Sadrazam Sait Paşa da Meclis’den güvenoyu almasına karşın 16 Temmuz 1912’de istifa etmişti.
Sait Paşa’nın ayrılması üzerine hükümeti kurma görevi 21 Temmuz 1912’de 73 yaşındaki Gazi Ahmet Muhtar Paşa’ya verilmiştir. Bütün muhaliflerce sevinçle karşılanan bu atama ile İttihat ve Terakki Cemiyeti 1908’den beri sürdürdüğü denetleme iktidarından da uzaklaştırılmış oluyordu. şimdi iktidar “Büyük Kabine” ile İtilafçıların eline geçmiş gibi görünüyordu. Yeni hükümetin ilk işlerinden biri İttihatçılarla dolu olan Meclisi 4 Ağustos 1912’de dağıtmak olmuştur. Gerçekten de seçimlere başlandı. Fakat bu seçimler Balkan Savaşı’nın patlak vermesiyle tamamlanamayacaktı.
Bu sırada İttihatçıların iktidarda iken yaptığını İtilafçılar yapıyor İttihatçıları susturmaya ve yok etmeye çalışıyordu. Bu baskıcı uygulamalar ise Cemiyet’i tekrar gizli ve ihtilalci kimliğine bürünmeye zorlayacaktı. Bu uygulamalar aynı zamanda, İtilâfçıların İttihatçıların konumuna yükseldikleri takdirde onlar gibi davranacaklarını göstermesi bakımından ilginçtir.
Balkan savaşında Osmanlı ordularının bozgunu ve düşman ordularının bozgunu ve düşman ordularının İstanbul önlerine kadar yaklaşması İttihatçı karşıtı Ahmet Muhtar ve Kamil Paşa hükümetlerinin de saygınlıklarını yitirmesine yol açmıştır. Ağır yenilginin sorumluluğunu Kamil Paşa hükümetine yükleyen İttihatçılar 23 Ocak 1913’de “Babıali Baskını” olarak adlandırılan bir darbeyle iktidarı yeniden ele geçirmişlerdir. İttihatçıların tekrar barıştıkları eski Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa hükümetin başına getirilmiştir. İttihatçıların kesin olarak iktidara el koyması ise 11 Haziran 1913’te Sadrazam Mahmut Şevket Paşa’nın muhaliflerce düzenlenen bir suikastle öldürülmesinden sonra gerçekleşecekti Aynı gün kurulan Sait Halim Paşa hükümeti artık tam anlamıyla İttihatçı bir kabineydi.
Babıali Baskını ve Mahmut Şevket Paşa suikastı sonrasında muhaliflere karşı yürütülen baskı ve soruşturmalar ise Hürriyet ve İtilaf Fırkası’in dağılmasına yol açmıştı Artık bu yeni dönemde İttihatçıları uğraştıracak yasal bir muhalefet örgütü kalmamıştı.
Alıntı ile Cevapla

 
Forum » Türkiyem » Tarihimiz » XX. yy. Başlarında Osmanlı Devleti (XX. yy. Başlarında Osmanlı Devleti)
Page 1 of 11
Search:

Arkadaşlar için Türkiye - Rusya ve Eski Sovyet Ülkeleri Bilgi Portalı © 2012 Free site builder - uCoz